|
Sınıf savaşımı, ezilenler, anarşistler
Mehmet Salih Akın
Marksistlerin, anarşistleri eleştirirken en çok kullandıkları argümanlardan biri anarşistlerin savaşımlarını belirli bir sınıfa (tabii bu durumda eleştiri marksizme dayandırılarak yapıldığından), özellikle de işçi sınıfına dayandırmamalarıdır.
Bu iddia, tarihsel açıdan bakıldığında kısmen, günümüzdeyse büyük ölçüde doğrudur. Çünkü anarşistler, işçi sınıfının devrim mücadelesinde oynadığı rolü -Marks'ın aksine- bilimsel bir gerçeklik olarak değil, stratejik bağlamda değerlendirirler.
Anarşistler, ortak bir programa, ortak bir stratejiye sahip değildir ve tarih boyunca da olmamışlardır. Daha doğrusu 'anarşizm' kavramının içinde birbirinden farklı birçok strateji barınmaktadır.
Anarşizmin devrim stratejileri içinde işçi hareketlerinin önemini teslim edenlerin sayısı hiç de az değildir. Enternasyonal'in örgütlenmesinde Bakunin'in ve çağdaşı anarşistlerin payı büyüktür. Özellikle Akdeniz kıyısındaki İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerde işçi örgütlenmeleri anarşistler tarafından hayata geçirilmiştir. Anarşistler Enternasyonal'den hile ve oyunlarla tasfiye edilene kadar Bakunin'in fikirleri, Avrupa'daki işçi hareketlerini Marks'ınkilerden daha fazla etkilemiştir. Ancak Bakunin hiçbir zaman işçi sınıfına endeksli bir sosyalist hareket kurgulamamıştır, aksine açların, işsizlerin, tüm ezilenlerin devrim mücadelesine katılımının önemini vurgulamıştır.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, yirminci yüzyılın başlarında Afrika'da, Doğu Asya ülkelerinde ve Güney Amerika'da devrimci işçi sendikalarının temellerini anarşistler atmıştır. Bu coğrafyalarda anarşizm, Ekim Devrimiyle dünya çapında gücünü büyük ölçüde yitirene kadar, devrim mücadelesinin ve işçi hareketlerinin temel perspektifi olmuştur.
Gerek Avrupa'da, gerek Amerika'da, anarşistler sekiz saatlik işgünü mücadelesinde de etkindiler. Sonradan tüm dünyada devrimin ve işçi hareketlerinin sembolü haline gelerek 1 Mayıslarda milyonlarca insanı sokağa dökecek olan Haymarket eylemini örgütleyen ve hain bir komployla idam edilen işçi önderleri de anarşisttiler.
İspanya'da, anarko-sendikalistler; 1930'ların ikinci yarısını kaplayan İspanya İç Savaşı faşist diktatör Franco'nun komutasındaki karşı devrimci güçlerin zaferiyle sonuçlanana kadar, CNT saflarında örgütlü yaklaşık iki buçuk milyon işçinin de içinde olduğu bir devrim mücadelesi yürüttüler. Patronlarla, devlet yöneticileriyle pazarlığa oturmayı reddederek doğrudan eylemi benimseyen anarşistler, özgür örgütlenmeyi ne zaman ulaşılacağı meçhul yarınlara ertelemektense bulundukları, mücadele ettikleri her yerde özyönetim ilkesini hayata geçirdiler.
Anarşistlerin özgürlük ve adalet mücadelesinin ütopyasına en çok yaklaştığı anlar çoğunlukla işçilerin mücadeleye omuz vermesiyle gerçekleşmiştir. Bakunin ve çağdaşı Marks'ın örgütlü işçi mücadelesi hakkında benzer görüşlere sahip olmaları son derece doğal. On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan devrimci düşüncelerin, bugünkünden çok daha kötü koşullarda çalışan ve yaşayan işçi sınıfının, devrimin itici gücü olacağını öne sürmüş olmalarını dönemin koşullarından yalıtarak değerlendirmek bizi ortodoks marksistlerin bugün içinde bulunduğu duruma düşürür: Her yerde, her zaman, her koşulda işçi sınıfı. Tükürdüğünü yalamamak için, birileri yüz elli-iki yüz yıl önce öyle söylemiş olduğu için işçi sınıfı...
Geçenlerde, televizyondaki bir tartışma programında TKP(eski SİP) genel başkanı Aydemir Güler, sosyalizmin yüzünün batıya dönük olduğunu, sosyalizmin "modern dünya"ya, proletaryaya ait bir kavram olduğunu söyledi. Bu sözlerin marksizm açısından geçerliliği başka bir yazının konusu olabilir, ama anarşizm için bu türden bir kısıtlama geçerli değildir. Anarşizm, dünyanın her yerinde, her zaman ve koşulda özgürlüğü örgütleme iddiasını taşır. Dolayısıyla devrimin sorumluluğu tek başına herhangi bir sınıfın omuzlarına yüklenemez. Dönem dönem değişen koşullara göre işçi sınıfı ya da başka bir toplumsal kesimin üstlendiği sorumluluk diğerlerinden daha büyük olabilir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, yirminci yüzyılın başlarında Avrupa'da, devrim mücadelesinin itici gücü gerçekten de işçiler olmuştur. Ancak bu durumdan genel geçer bir teori yaratma çabası anlamsızdır. Yine aynı yıllarda Ukrayna'da Makhnovist köylü hareketi bir yandan özgür komünist bir toplumu inşa etme çabasına girişmişken, bir yandan da hem Beyaz orduyla, hem de Kızıl orduyla aynı anda savaşmıştır. Hareket sonuçta yenilmiş olsa dahi; özgür, devletsiz bir toplumun -aralıksız süren savaşa rağmen- varolabileceğini kanıtlamıştır.
Günümüzde; Bakunin'in, Marks'ın yaşadığı yılların neredeyse bir buçuk asır sonrasında, 1939'da yenilen, son ve belki de tek gerçek işçi devrimi olan İspanya Devrimi'nin ardından altmış yılı aşkın zaman geçmişken, yaşadığımız dünyayı, kapitalizmin gücünü ve zaaflarını yeniden değerlendirerek, bugünü kavrayabilen ve yarınları yaratmamızın temelini oluşturacak bir perspektif üretmek gerekiyor.
Üretim ilişkilerindeki farklılaşmalar, kuzey-güney ülkeleri arasındaki uçurumun hiçbir zaman olmadığı kadar büyümesi, boğazımıza ilmeği geçirmiş, ayağımızın altındaki sandalyeye her an tekmeyi basacakmış gibi duran IMF, dünya bankası hesaba dahil edilmesi gereken gelişmelerin sadece bir bölümü.
Almanya'da, Fransa'da, Amerika Birleşik Devletleri'nde yürüyen ve "hak" talep eden işçilerin, bir anlamda bizlerin gırtlağından geçecek lokmaları talep ettiğini söylemek hiç de abartılı olmaz. Zengin ülkelerin, görece yüksek ücretleri, işsizlik, sağlık sigortası vb. sosyal hakları bizlerden küresel gasp aygıtları aracılığıyla alarak finanse ettiği bir gerçek. Merkez kapitalist ülkelerde ekonomik taleplerle yola çıkan toplumsal hareketlerin dünyanın diğer coğrafyaları açısından ne ifade ettiğini yeniden kurgulamak kaçınılmaz hale geldi.
Devrim mücadelesinin ekonomik talepler olmaksızın yürütülmesi her ne kadar imkansızsa da; sadece ekonomik taleplere yaslanan bir hareketin yaşamayı sürdürmesi ve zafere ulaşması da bir o kadar imkansız. Buzdolabı, televizyon, otomobil isteyen bir insan, devrim değil, buzdolabı, televizyon ve otomobil istemektedir. Ve bu insan, kendisine buzdolabı, televizyon ve otomobil verildiğinde, devrim için savaşmayacak, bir nevi "üstü kalsın!" diyecektir.
Bugün artık işçilerin ortak bir sınıfsal karaktere sahip olduklarını iddia etmek oldukça güç. Otomotiv sektöründe çalışan "zengin" işçilerin yanı sıra, tekstil atölyelerinde karın tokluğuna çalışan işçiler de mevcut. Bu durumda, bir kesim işçi çocuğunu özel okula göndermeyi arzu ederken, bir diğeri barınma ve beslenme gereksinimlerini karşılamakta zorluk yaşamaktadır. Bu iki kesimin ortak bir ekonomik talep etrafında örgütlenip işçi sınıfının "demir yumruğu"nu kapitalizmin kafasına indirmesi daha çok "devrimci mitoloji"ye ait bir düşünce.
Gittikçe artan işsizlik de işçilerin mücadelelerinin kararlılığının ve radikalleşmesinin önünde ciddi bir engel. Şu anda Türkiye'de işsizlerin sayısı, sendikalı, sigortalı, hatta tüm işçilerden daha fazla. Her ne kadar işsizlerin "üretimden gelen güçleri" yoksa da, kaybedecek işleri de yok. Arjantin örneği, işsizlerin bir araya gelince neler yapabileceği hakkında bütün dünyaya bir fikir verdi.
Kadınların üzerinde erkeklerin, eşcinsellerin üzerinde heteroseksistlerin, gençlerin üzerinde yetişkinlerin tahakkümü de ezen-ezilen ilişkisinin, iktidarın toplumun en küçük hücresine kadar kılcallaşmasının başlıca örnekleri. Söz konusu tahakkümü sınıfsal çelişkilerle açıklamak olanaklı değil. Bu iktidar ilişkisinin çözülmesi de ancak yaşamın iktidarsız örgütlenmesiyle olabilir.
İşsizleri, düşük ücretle, kötü koşullarda çalıştırılanları, gençleri, kadınları, eşcinselleri göçmenleri, kısacası ayrıcalıklı azınlık dışındaki bütün insanları içine alan bir 'ezilenler' kitlesi; ekonomik mücadeleyi özgürlük ütopyasıyla kaynaştırmayı başarırsa, kapitalist sistemin gücü bu kez insanlığın önünde duramayacaktır. İçinde bulunduğumuz durumdan, özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin vücut bulduğu bir dünyaya uzanan bir süreç ancak bütün ezilenlerin örgütlü mücadelesiyle yaratılabilir.
|